Hiç dikkat ettiniz mi bilmiyorum, Facebook ya da Twitter ne zaman majör bir tasarım değişikliği yapsa, herkes burun kıvırır ve homurdanmaya başlar. Önce timeline’ı beğenmedik, ardından kapak fotoğrafı geldi. Twitter timeline’ımız medya ile dolduğu ilk günlerde, Twitter bitti dedik. Fakat şimdi dönüp baktığımda, hiçbirimizin bahsettiğim değişikliklerden öncesine gitmek isteyeceğini sanmıyorum.

Tüm bu memnuniyetsizliğin ve şikayetin nedeni, çoğumuzun bu çok kullandığımız araçlarda yapılan değişiklikleri, “düzenimize” tehdit olarak algılamamız. Bu da en ufak bir değişikliğin, dirence dönüşmesine neden oluyor.

Peki siz, arkadaşlarınıza ya da tanımadığınız kişilere “çığır açan bu yeni fikrinizi” anlattığınızda, neden bundan farklı bir yaklaşım bekliyorsunuz?

Milyar dolarlık şirketler bile en ufak bir şeyi kısa sürede beğendirip insanları bunu kullanmaya ve benimsemeye yönlendiremezken, sizin bunu yapamayacağınız aşikar değil mi?

Anlıyorum, insanlarla fikriniz hakkında konuşurken, tipik olarak olumlu dönüşler ve sizi cesaretlendirecek, size güven verecek cümleler bekliyorsunuz, ve bu çok normal. Fakat insanlar, özellikle Türkiye’de oldukça nadiren buna benzer bir yaklaşım sergiler. Bunun nedeni de, insanların bir fikri, daha önce yapılmış, başarılı olmuş ve rüştünü ispat etmiş şeylerle karşılaştırıp bu şekilde bağlantı kurmasıdır. Bunu bulamadıklarında, sonuçlar beklediğiniz gibi olmayabilir.

Yaratıcı insanların takdir edilmesi ve ödüllendirilmesi çok olağan ve beklenen şey olmasına rağmen, gerçek hayatta yaratıcılığa nadiren itibar edilir. Daha doğrusu bir çok insan yaratıcılığı sevmez bile!

Konu üzerine Cornell Üniversitesi bünyesinde yayınlanmış bir makalede, pratik ve gerçekçi fikirlerin genel olarak değer gördüğü belirtilmiş. Ne var ki, bir fikir ne kadar yeniyse, o fikrin gerçekçi, kullanışlı, hatasız olduğuna ve güvenilir bir şekilde türetildiğine dair belirsizlik o kadar fazla oluyor. İnsanlar yeni bir fikri desteklerken ve fikri başkalarına aktarırken, başarısızlığı, risk algısını, sosyal olarak dışlanma deneyimini yaşayabilir. Bu da zaten yoğun ve kalp kırıcı hayatlarımızda, birçok insanın yok yere almak istemediği bir risk.

Belirsizlik, insanların azaltmak ve kaçınmak istediği caydırıcı bir durum. Bu yüzden de, insanlar yeni şeylere karşı aynı ilişkilendirmeye sahip olabilirler. Yine de, tüm bunların bir fikri yaratıcı yapan faktörler olduğu gerçeği göz ardı edilemez.

Her bir yaratıcı ve başarılı girişimci üzerinde kafa yorarsanız, ürün ve hizmet tasarımında yaptıkları yeniliklerin yaratıcılıklarının bir sonucu olduğunu ve başarının fikirler anlatılır anlatılmaz değil, her zaman artçı olarak (girişim/girişimci başarılı olduğunda) geldiğini görebilirsiniz.

Başta kabul görmeyen harika fikirler

İlk olarak bu başlık altına en çok yakışacak hikayelerden birini, Snapchat’inkini ele alalım. Snapchat kurucu ortağı Evan Spiegel, girişim fikrini 2011’in Nisan ayında ürün tasarımı dersinde final projesi olarak sundu ve sınıf arkadaşları kalıcı olmayan fotoğraflar fikrinin önüne taş koydu.

Diğer bir örnekte, Silikon Vadisi’nin tanınan figürlerinden yatırımcı Fred Wilson ise, Airbnb’yi nasıl kaçırdığını “geçtiğimiz birkaç yıl içinde yoluma çıkmış en iyi startup’tı” sözleriyle anlatıyor. AirBnb’nin başarısından ve hikayesinden daha sonraki yazılarımızda da bahsediyor olacağız.

Ayrıca Steve Jobs ve Steve Wozniak’ın nasıl olup da Apple için yola çıktığını biliyor muydunuz?

“Sonra Atari’ye gittik ve dedik ki, ‘Hey, bizde bu harika şey var, hatta içinde sizin yaptığınız bazı parçalar da var, bizi fonlama konusunda ne düşünürsünüz? Ya da bunu size verelim. Sadece bunu yapmak istiyoruz. Maaşımızı ödeyin, gelip sizin için çalışalım.’ Ve cevap ‘Hayır.’ oldu. Ardından Hewlett-Packard’a gittik, ‘Hey, size ihtiyacımız yok. Daha üniversite mezunu bile değilsiniz.”

Bunlar Steve Jobs’ın Atari ve HP’ın ilgisini, Steve Wozniak ile ürettikleri bilgisayara çekmek için yaptığı konuşmalar. Ve sonrasında neler olduğunu zaten hepimiz biliyoruz.

Parlak fikirler ‘geleneksel’ olarak her zaman reddedilir. Geleneksel derken, kelime anlamını kastediyorum, çünkü hepimiz, dünyanın yuvarlak olduğunu savunan bir bilim adamının ölüme mahkum edildiği bir dünyada yaşıyoruz.

Dolayısıyla bu yazıda rahatlıkla dile getirebileceğimiz şey belki de şudur : kötü fikir diye bir şey yoktur.

Tabi ki bu hiç olmayacak fikirlerin peşine düşeceğimiz anlamına gelmiyor, fakat kendimizi acımasızca yargılamadan önce küçük ölçekte objektif sonuçlara ulaşmamız ve olumsuz reaksiyonlardan kırılıp dökülmememiz gerekiyor.

Çünkü fikirler tohum gibidir. Ve bildiğiniz gibi her tohum, büyük ağaçlara veya meyve bahçelerine dönüşmez. Tabi, gerekli özveriyi gösterirseniz işler değişebilir. Bu anlamda korkularınızı ve kırılganlığınızı üstünüzden atmanızın tek yolu, bariyer ve duvarlardan çok yolun kendisine odaklanmanız. Hatta size bir formül de vereyim;

Problem > Çözüm > Problem > Çözüm > … > Durağanlık > İyileştirme …

En basit anlamda yapmanız gereken tek şey bu!

İnsanların ne diyeceğinden çok, odaklanmanız önemli. Fikirlerinize duygusal olarak bağlanmakta bir sakınca yok, ancak onlara aşık olmamalı, ve onları yavrunuz ya da eşiniz gibi savunmaya çalışmamanız. Çünkü iyileştirilemeyecek hiçbir şey yoktur.

Şimdi, insanların “kötü” demesinden korktuğunuz fikrinize bir daha bakın. Belki yaşamak için sadece sizin ilginize muhtaç olduğunu anlarsınız.

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.